Bilenler bilir şu an Güzide(!) bir üniversitemizin Tıp Fakültesinde (Dicle ÜniversitesiTıp Fak.)
öğrenciyim. 1 Temmuz itibariyle son sınıfa geçtim ve inşallah kazasız
belasız bitirmeyi hedefliyorum. Uzun zamandır internetteyim ve
gözlemlediğim kadarıyla her yaştan birçok arkadaşımız doktor olmak
istiyor. Bu çok güzel bir olay ancak dikkatimi çeken şu; bu
arkadaşlarımızın büyük kısmı kulaktan dolma şeylerle konuşuyor. Doktor
olmak hakkında pek az bilgiye, getirilerine, götürülerine pek bihaber
davranıyorlar. Kimisi "prestijli meslek" diyor kimileri "çok para var"
diyor, kimileri ise gerçekten idealist davranıyor ve gerçekten doktor
olmayı istiyor. Ben 6 yıldır 2. üniversitemi okuyorum (Yatay geçiş) ve
gözlemlediğim kadarıyla tıbba giren arkadaşlarımız da buı hatayı çok
defa yapmışlar; Bu yüzden birçoğu ya mutsuz oldular ya da okulu yarıda
bıraktılar. Bazılar da meslek hayatına atıldıklarında hüsrana
uğradılar, ya başarısız oldular, ya da katlanamayıp istifa ediyorlar.

Şu unutulmamalıdır ki "askerlik" ve "doktorluk" içine girildiğinde bir meslek olmaktan ziyade yaşam biçimi haline gelmektedir.
Ben
Tıp Fakültesine isteyerek ve severek girdim, hala da aynı fikirdeyim.
Bazen derslerin yoğunluğundan vs şikayet ediyor olsam da asla "keşke
tıpa girmeseydim" gibi bir isyan etmedim. Tabiki bu işin zorlukları
var; Sürekli ve istikrarlı şekilde ders çalışmak, üniversitede
arkadaşlarınız eğlenirken gezerken onlara oranla daha az eğlenmek, daha
az uyumak ve daha çok çalışmak, hastalar, hastane ortamları, yaşanılan
yoğun stres ve alınması gereken büyük sorumluluklar derken,
usanmak, yıpranmak ve yılmak için birçok neden var. İşte bu noktada
ayrılıyor tıbbiyeliler. İdealist olarak, gerçekten isteyerek girenler
bu sıkıntılara rağmen insan hayatına faydalı olabilmenin ne
kadar kutsal ve faydalı bir iş olduğunun verdiği mutluluğu hiçbir şeye
değişmiyorlar. Ama para için, isim için vs girenler bu noktada
kopuyorlar ya da kopmasalar bile faydalı olmaktan çok zararlı olmaya
başlıyorlar ( Medyada bunlara sık sık şahit oluyoruz)

Beni
soracak olursanız, ben gayet memnunum, "iyi ki girmişim, insanlarıma,
vatanıma, milletime faydalı olmak istiyorum, inşallah muvaffak olurum"
diyorum. Mevlam bana bu yolda yardım etsin.
Bu yazıyı yazmaktaki amacım tıp okumak isteyen arkadaşlarımıza ön fikir vermek, biraz olsun kararsızlıkları gidermektir.
Bu
ülkenin doktorlara, mühendislere, öğretmenlere velhasıl her meslekten
eğitimli, idealist, işini gerçekten severek yapan insanlara ihtiyacı
var. Lütfen seçim yaparken buna dikkat edin. Çünkü mutlu olmak da hayal
kırıklığı yaşamak da bunlara bağlı.
Geçenlerde
ekşisözlükte bir ablamız doktor olan eşinin yaşadığı zorlukları anlatan
bir yazı yazmıştı. Buraya onu da eklemek ve doktor arkadaşlarımızın
yaşadıkları sıkıntıları, zorlukları örneklemek istiyorum.
"Doktor olmak" ne demektir?
“Affiniza siginarak, bok yemektir.
ben tip okumadim, iyi ki de
okumamisim. Türkiye’nin baba birüniversitesinin “eşek bağlasan geçer” denilen
bir bölümünde, çimlere ve boğaza karsi isletme okudum. en zorlu zamanim, alti
günde yedi finale girdigim son dönem oldu, uykusuz kaldim, sonra bitti
gitti.
bizim endüstriciler, insaatçilar, makineciler, bilgisayarcilar vardi.
bilgisayacilar bir hafta proje kasar uyumazlardı. endüstriciler triple
integrallerle kafayi çizerlerken, insaatçılari ve makinecileri bitiren
dinamikti. hepsi çalisti, çabaladi, sabahladi. sonra onlarınki de bitti gitti
ama onunki bitmedi. biz mezun olup keplerimizi havaya fırlattığımızda, o hala
kafam kadar ingilizce pediatri kitaplarıyla boğuşuyordu. Dahiliye stajlarında,
geceleri, yüzüne sıçramış kanı bile silemeden, hacettepehastanesinin bir
köşesinde, kahve ve sigara eşliğinde kendine gelmeyeçalışıyordu.ortalama iki
ayda bir görüşüyorduk. bazen üç dört aya çıkıyordu süre. ben işe başladım,
telefonla aradığımda geceleri, o ya yurdun çalışma salonunda ya da hastanenin
kantininde oluyordu. ya binlerce sayfa notla uğraşıyor, ya da yoğun bakımdaki
hastaların başında oluyordu. sonraki iki sene böyle geçti.ben üniversiteme
bayılmazdım, ama mezuniyet töreninde yine de kepimi fırlattım. o kendi törenine
gitmedi, “altı sene ebemi bellediler” dedi, “sevinecek hiçbir şeyim yok”. ben
mezun olduğum gün, sözleşmemi imzalamıştım. o mezun olduğunda bir işi yoktu.
dahası bir diploması da yoktu. sağlık bakanlığı diplomasına el koymuştu. ya
tus’u kazanacak ya da zorunlu hizmete gidecekti.benim arkadaşlarım -yani
mühendisler, avukatlar, işletmeciler-üniversitede, hadi bilemedin üniversiteyi
bitirdiklerinde nişanlandılar, işlerini yoluna koyup yuvalarını kurdular. bir
doktorla birlikteyseniz böyle bir şansınız yoktur. çünkü üniversite bittiğinde
aslında hiç bir şey bitmez, söylediği gibi, “sevinecek bir şeyiniz yoktur”.mezun
oldu ve aylarca ders çalıştı. sonra tus’a girdi, olmadı. Zorunlu hizmet
kurasında kars’ı çekti, doğunun parisi kars. doğuya gitmekle sorunu olan bir
insan değildi zaten, gitti.doğu nedir bilir misiniz? ben bilmem, ama o anlattı.
doğu, hiç bir aletinizin olmadığı hastanelerde tanı koyabilmek için insanüstü
çaba sarfetmektir. gerekli araçlar olmadan hastanızı iyileştirmeye çalışmaktır.
doğu, devletin ambulanslara benzin koymadığı, ve sevki gerçekleştirmek için
hasta yakınlarından ambulansa benzin almasını beklediğiniz yerdir. hasta
yakınlarının parası yoksa doktorun üzerine yürümesidir. doğu, aşı yapmak için
jilet gibi kayalara tırmanmak, dağ köylerine çıkmak, sonra da aşı yaptığınız
çocukların ailelerinden azar yemektir. doğu, devletin götürmediği her türlü
hizmetin sorumlusu olmaktır. halkın gözünde devlet olmaktır, devletin
beceremediği herşeyin müsebbibi olmaktır.döndüğünde tus’u kazanmıştı, üniversite
hastenesinde uzmanlığa başladı. evlendik. haftada iki gece, penceresi olmayan,
buz gibi bir laboratuvarda nöbet tutuyordu. buz gibiydi, çünkü yan depodaki
ilaçlar bozulmasın diye soğutuluyordu bütün bölüm. yazın sıcağında, o,
tepesinden esen rüzgarla hasta oluyordu. gecenin bir yarısı gelen kanlara
bakıyordu, esrar aldıklarından şüphenilen ve yaka paça getirilen askerlerin
idrarlarına. zırıl zırıl çalan telefonlara koşuyordu, zehirlenenlerle, intihar
edenlere boğuşuyordu.o benim eşim. haftada iki gece görmediğim, haftada iki gece
nöbet tutan, ve sonra ertesi gün hiç bir şey olmamış gibi işine devam etmesi
beklenen eşim. nöbet tuttuğu saat başına 1 ytl 66 kuruş alıyor.evliliğimizin ilk
yılları, onun hayatının en güzel yıllarında yaşadığı travmayı atlatmasına yardım
etmekle geçti, yaraları sarmakla. biz 300 sayfalık kitaptan korkarken, o mezun
olduğunda 15000 sayfa notu çöp torbalarına doldurup atmıştı. geri kalan kitaplar
şu an üç kütüphaneyi doldurmuş şekilde evde duruyor.bu sene uzmanlığını alacak.
devlet uzmanlık diplomasına el koyacak, çünkü bir daha zorunlu hizmete gitmesi
gerekiyor. uzman olarak çalışmaya başladığı zaman maaşı düşecek. ondan sonra
askere gidecek ve orada nöbet tutmaya devam edecek. sonra gelecek, 35 yaşında,
hayatı yarılamış bir insane olarak, geri kalan yıllarını huzur içinde geçirmesi
umulacak.benim eşim bunu yapmayacak, çünkü uzman olduğu gün doktorluktan istifa
ediyor. hayatının 11 senesini bu işe adadı ve istifa ediyor, çünkü artık acı
çekmenin anlamsız olduğuna karar verdi. böylece, türkiye bir “kendini tanrı
sanan cibiliyetsiz bir doktordan” kurtulmuş olacak, bayram edebilirsiniz. istifa
ediyor, çünkü evlendiğimizin haftası eve tüp takmaya gelen usta “sen doktor
olmuşsun ama ben senden daha fazla kazanıyorum, keyfim de tıkırında”dedi ona.
istifa ediyor, çünkü ondan 150 puan daha düşük alan insanlar hayatlarını yoluna
koydular, evlerini aldılar, çocukları 3-5 yaşına geldi. istifa ediyor, çünkü
erken ölmesinden korktuğumu biliyor. istifa ediyor, çünkü 11 senede şunu anladı:
türkiye’de doktor olmak bok yemek ve o boku bütün sevdiklerine
sürmektir.”"
Eksisozluk(sui, 24.12.2006 23:13 ~ 23:32)
Konu ne olursa olsun, her zaman daha bilinçli ve faydalı seçimler,tercihler yapmanız dileğiyle...